Konuk Yazar


On Yașında Bir Gezgin

Türkiye`nin gözbebeği neresi diye sorana, hepimizin cevabı aynı olur diye düșünüyorum.


Türkiye`nin göz bebeği neresi diye sorana, hepimizin cevabı aynı olur diye düşünüyorum. 

İstanbul`un göz bebeği nere diye sorana; benim șahsi düşüncem Sultanahmet olur. Bu kesin bir olgu olmamakla birlikte, bir çoğumuzun ortak düșüncesi diye umuyorum. 1977 yazında, okul tatili ile ilk defa babamın yanına geldiğimde İstanbul`u ve Sultanahmet`i tanıdım. Denizi ilk defa gördüğüm gibi, 6 minareli bir camiyi, muhteșem Ayasofya`yı. Sonra biraz așagıda Gülhane Parkı ve Osmanlı`nın yönetildiği Topkapı Sarayı. Bu kadar mı? Elbette değil. Boșuna mı dedik İstanbul`un gözbebeği diye. Benim ilk defa İstanbul`a geldiğim yıllarda bu günkü gibi bir kalabalık olmamakla birlite, bu kadar ulașım imkanı olmamasına rağmen, trafikte daha rahattı.

 Babam, Beyazıt ile Vezneciler arasındaki Süleymanıye´de kaldığı için, Sultanahmet Meydanı`na yürüyerek, bir çocukta 15 dakika da gidebilirdi. Tarihi yarımadanın en güzel eserlerini, o çocuk yașta çoğu zaman yalnız geziyor, kimi zaman tanıtma yazılarından kimi zaman bölgede yerli turist gezdiren rehberlerden, bazen caminin imamı müezzininden bilgiler aldığım da oluyordu. Şimdi 50 yıl geriye gidip, çocuk dimağımda kalanlar ile Sultanahmet`te bir tur atalım.

                                                                

İstanbul`a gelip de bu bölgeyi görmeden giden biri İstanbul`u görmüș sayılamaz. Meydanda sizi birbirine bakan iki muhteşem cami karșılayacaktır. Birisi Türkiye`de 6 minaresi olan tek camisi Sultanahmet, diğeri 6. ve 7 yüzyılları arası Roma İmparatoru 1. Justinianus tarafından kilise olarak yaptırılmıș, 1453 yılında Fatih`in İstanbul`u almasıyla camiye dönüștürülmüștür. Ayasofya içindeki binlerce eseri sayarak, çok uzun yazılar yazabileceğimiz kadar muhteșem mozaikler, görkemli kapılar, Ağlayan Sütün gibi hakkında değișik hikayeleri olan, Dilek Sütünu olarakta bilinen bu sütün her dinden insanın ilgisini çekmeye yetmektedir. 

 

Ayasofya`da bu bölgede bulunan diğer değerli yapılar gibi, içinden saatlerce çıkılmadan incelenebilecek bir yapıdır. Ayasofya`dan çıkıp, iki cami arasındaki kocaman alan Sultanahmet Meydanı`dır. Meydanın sol yanında Hürrem Sultan Hamamı`nı göreceksiniz. Bu alanda o yıllarda birkaç çay bahçesinden birine oturup iki muhteșem yapının arasında, çay içmenin zevkine varmadan olmazdı. Ya da sırtında metaller ile şerbetçilerden soğuk bir tas șebet içmek mümkündü. Dinlendiniz ve karșınızda Türkiye`nin (o dönemler sadece sultanahmet camisi 6 minareliydi) 6 minareli tek camisi sizi bekliyor. 

 

Minarelerinin özelliği yanında içindeki muhteşem çinilerin sizi büyülemesi için bir sanat tarihçisi olmanıza gerek yok; biraz estetik sever yanınızın olması kafidir. Çinilerinin mavi olușundan yabancılar buraya „Blue Mosgue“ de deiklerini turist rehberi abladan duyuyorum. Aynı rehber ablayı o yaz Sultanahmet yakınlarında bulunduğum tüm zamanlarda gördüğümden dolayı, artık onunla gezmekten de çekinmiyor, o da beni seve seve gezdiriyordu.

Sağ tarafta bulunan Osmanlı`nın „at meydanı“ Romalılar`ın Hipodrom olarak kullandıkları alandayım. Mısır`dan getirildiği söylenen Dikililitaş`ı görebilirsiniz. 25-30 metre olan bu sütunun tarihi M.Ö 1500 yıllara kadar adreslendiriliyor. Yanında yılanlı sütun ve Örme sütunuda görebilirsiniz. At Meydanı`nın sol tarafından en güzel müzelerimizden Türk ve İslam Eserleri Müzesini ziyaret etmek gereklidir. Sultanahmet Meydanı da Semti de bana akraba. Çünkü burada, camiye 500 metre mesafede annemden dolayı akrabalık bağımız olan, Darpane ve Damga Matbaası Genel Müdürlüğü`n den elektrikçi olarak çalıșan ve emekliliğine birkaç yılı kalmıș Mehmet Dayı yașıyor. Benim yașlarımda iki çocuğu olduğu için bazı gezmelerimde evin erkek çocuğu Ferit bana arkadașlık bazende rehberlik ediyor. Onların evine gidiyorum Hatice Yenge beni çok güzel ağırlıyor ve hafta sonu kendilerine gelmem halinde denize gideceklerini, beni de götürmek istediklerinin müjdesini veriyor. Geldiğimden bu yana gördüğüm denize, bu kez girecektim. Henüz gidecekleri plaj kesin olmasa da, ya Kanarya Plajı, ya da Florya Plajı olacaktı. Çünkü evlerine yakın olan Cankurtaran Tren istasyonu ile bu iki plaja gitmek çok kolaydı. 

 

Ne fark ederdi ki, benim için ilk defa denize girecektim. Ama ben Sultanahmet`i gezmeye devam ediyorum. Bu kez girdiğim yapı, hem bu bölgenin hem de ülkenin en ilgi çeken esrarengiz yapılarından biri Yerebatan Sarnıcı`ydı. Benim yaștaki bir çocuğun tek bașına gezmesi için, biraz merak biraz da cesaret gerekliydi. Yine Romalılar`ın yaptırdığı saray halkının su ihtiyacını gidermek amacıyla yapılmıș, su saklama sarnıcı idi. İçerde 300 den fazla sütun bulunmaktaydı. En fazla ilgimi kafası yere paralel yatmıș „Medusa“sütunu olmuştu. Medusa`da da, Leonardo da Vinci`ni „Mona Lisa“ sında olduğu gibi sürekli karșıdakinin gözünü takip eden bir kadın var. Kadının bakıșları o kadar masum ve etkileyici ki; gidip, onun yarısı suda yan yatmıș kafasını kaldırmak geçiyor içimden.

 

Kendimi yokuştan așağı doğru bırakıp, kıvrılan yolu takip ederek Gülhane Parkına ulașıyorum. Burası Topkapı Sarayı`nın bahçesi iken içindeki envayi çeșit çicekten dolayı bu ismi almıș. Parktan girince sizi ulu ağaçlar karșılıyor. Kim bilir bu ağaçlar kimlere, hangi olaylara șahitlik etti. Sarayda kılıç kușanan padișaha da, saltanatına engel olmasın diye kardeșlerini öldürten padișahlara da. Güneșin yakıcılığı kayboluyor ağacların sıklığından ve sahilden esen deniz meltemi yüzünüze vuruyor. Aklıma koydum „ben büyüyünce böyle sanatla ilgili bir meslek yapmalıyım“ O zamanlar Sanat Tarihi gibi bir bilim dalından habersizim. Parkın içine girdikçe, içerdeki kalabalığı ve hayvanları fark ediyorum. Burası aynı zamanda bir Hayvanat Bahçesi. Șimdi,Hayvanat Bahçesi gibi bir fikre karșı gelmeme rağmen, ismini duyduğum birçok hayvanı ilk defa gördüğüm yer burası oldu. İçerde macun, simit, kağıt helva satıcıları var. 

 

Buraya giriş çok cüzi bir rakam olsa da ben hiç bir ödeme yapmadım. Cebimdeki para ile simit alırsam diğerlerini alamayacağımı öğrendim. Canım sıkıldı. Ama ilk defa kağıt helvayı burada, Osmanlı`nın  sarayının bahçesinde tadıyordum. Hayvanları, onların ilginç davranıșlarını izlemekten, üzerimdeki ağaçların yapraklarının gökyüzünü kapatmasıyla, akșam olduğunu anlayamıyorum. Hemen bir telaș kaplıyor içimi; babamın kaldığı yere, o gelmeden gitmeliyim. Telașla geldiğim yolu, bu kez yokuș çıkarak yürüyorum. Oysa planımda Topkapı Sarayı`nı da görmek vardı. Babam benim Elektrikçi Mehmet Dayı da olduğumu bilse, burada kalır, Süleymaniye`ye kadar da yürümezdim. Ama dönmeliydim.

 

Babama nereleri gördüğümü, Elektrikçi Mehmet Dayı`ya uğradığımı ve hafta sonu onlarla denize gideceğimi söylüyorum. Seviniyor. Başkasıyla gitsem babam yine aynı tepkiyi verir miydi? Bilemiyorum. Ama, gerek Mehmet dayı´ya, gerekse Sivaslı olan Hatice Yenge`ye çok güveniyordu. Ertesi gün babam soruyor “benimle pazara mı geleceksin, yoksa Sultanahmet`e mi gideceksin? Benim aklımda henüz görmediğim Topkapı Sarayı var, ve ben bu günde Sultanahmet`e gideceğim diyorum. Babam birgün önceki harçlıktan fazlasını veriyor. İstanbul Üniversitesinin yanından, merdivenlerden așağı meydana iniyorum. Sahafların önünden, Kapalı Carșı`nın Beyazıt Kapısı`nın yakınından geçerek Çemberlitaș`a doğru yürüyorum. Çorlulu Ali Pașa Medresesi`nin yanından geçerken içeriden çok bilmediğim kokular geliyor burnuma. Yıllar sonra adını da, tadını da öğreneceğim nargilenin kokusu. Çemberlitaș Sütunu, diğer adıyla Yanık Sütun karșılıyor beni. Gerçekten de sütunun üstünde, sanki tașları sıkıca sıkan demirden halkalar var. İmparator Kostantin`in İstanbul`un 7 tepesine diktirdiği sütunlardan biri Çemberlitaș Sütunu. Her biri 3 ton ağırlığında ve 3 metre çapında olan bileziklerle birbirine bağlanmıș toplam 8 adet sütun ve bir kaidenin üst üste konulmasıyla olușmuștur. Sütunun sol tarafında, yine yapısından anlașıldığı üzere osmanlıdan kalma yapanın muhtemelen Mimar Sinan olduğu düșünülen, 16. yüzyıl sonlarında 2. Selim`in eși Nurbanu Sultan için yapılmıș Çemberlitaș Hamamı.

 

Her an karşında gelen, çarpmamak için dikkatli olmak zorunda olduğun bir turist görüyorum.“ne kadar güzel her yeri geziyorlar“ diye içimden geçiriyorum. Belki bir gün bende diye de ümit yeșeriyor içimden. Daha ilerliyorum așağıya doğru, yine yolun solundan devam ediyorum. Burnuma nefis kebap kokuları geliyor. Üzerinde „Tarihi Sultanahmet Köftecisi“ yazan lokantanın önündeyim. Birden acıktığımı hatırlıyorum. Ya da içeriden gelen kokular iștahımı açmıș olabilir mi? Bu açlık hissi, yolumu değiștiriyor. Topkapı Sarayı`na gitmek yerine, Elektrikçi Mehmet Dayı`nın yanına gidiyorum.Beni Hatice Yenge karșılıyor. Ona acıktım demesemde sofra kuruluyor. Nefis bir kuru fasulye, yanında pilav. Biraz önce köftecinin açtığı iștahımla, tabakları silip süpürüyorum. Topkapı Sarayı ziyareti için, bir bașka zamana kendimle randevulașıyorum.

 

Uyuşturucu Sağlama Suçundan 10 Yıl Cezası Bulunan Şahıs Yakalandı

Mersin Şehir Hastanesi’nden 4 Doktor Sağlık Bakanlığı’na Atandı

Şırnak’ta günlük 15 bin varil petrol çıkacak yeni kuyu

Merkez Bankası faizi değiştirmedi, yüzde 8,5 düzeyinde sabit tuttu

Çorum’da kuvvetli sağanak hayatı felç etti

Dev kruvaziyerler Galataport'a demirledi

Ege Denizi'nde 5.1 Büyüklüğünde Deprem Meydana Geldi.

İkinci Turda 50 Bin Yeni Seçmen Oy Kullanacak

Şırnak'ta 3 Teröristin Etkisiz Hale Getirildiği Operasyonda 3 Asker Şehit Oldu

Türkiye'deki Seçim Dünya Basınında

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.Galatasaray 28 22 1 5 40 71
2.Fenerbahçe 27 20 2 5 42 65
3.Samsunspor 29 15 8 6 11 51
4.Beşiktaş 27 13 6 8 14 47
5.Eyüpspor 28 12 8 8 9 44
6.İstanbul Başakşehir 28 12 10 6 7 42
7.Antalyaspor 29 11 12 6 -19 39
8.Göztepe 27 10 9 8 10 38
9.Gazişehir Gaziantep 27 11 11 5 0 38
10.Kasımpaşa 28 9 8 11 -3 38
11.Trabzonspor 27 9 9 9 12 36
12.Konyaspor 29 9 13 7 -7 34
13.Rizespor 28 10 14 4 -12 34
14.Kayserispor 28 8 11 9 -12 33
15.Sivasspor 29 8 14 7 -8 31
16.Alanyaspor 28 8 13 7 -10 31
17.Bodrum FK 28 8 14 6 -11 30
18.Hatayspor 27 4 16 7 -22 19
19.Adana Demirspor 28 2 22 4 -41